AHLAK FELSEFESİ

Ahlâk Felsefesi (Etik) Nedir?

Ahlâk felsefesi, insan eylemlerinin normatif temellerini, ahlâkî değer yargılarının kaynağını, iyi ve kötünün mahiyetini, özgürlük ile sorumluluk arasındaki ilişkiyi sistematik biçimde sorgulayan felsefe disiplinidir. Gündelik dilde sıklıkla birbiri yerine kullanılan “ahlâk” ve “etik” kavramları, felsefi bağlamda farklı anlam katmanlarına sahiptir.

Ahlâk ile Etik Arasındaki Fark Nedir?

Ahlâk ve etik kavramları etimolojik olarak incelendiğinde, her ikisinin de “töre”, “gelenek”, “karakter” ve “huy” anlamlarına uzandığı görülmektedir. Latince moralis (mos: töre, gelenek) ve Yunanca ethos (karakter, huy, alışkanlık) sözcüklerinden türemiş olmaları, bu kavramların kökensel yakınlığını açıklamaktadır. Ancak felsefi terminolojide bu iki terim, birbirini tamamlayan fakat özdeş olmayan iki düzlemi ifade eder.

Ahlâk, belirli bir toplumda, belirli bir tarihsel dönemde fiilen yaşanan, bireylerin ve toplulukların davranışlarına yön veren yazılı ya da yazılı olmayan normlar, değerler, kurallar ve pratikler bütünüdür. Ahlâk, olgusal ve betimleyici bir içeriğe sahiptir; “ne yapılıyor?”, “hangi değerler hâkim?” gibi sorulara cevap verir. Ahlâk, kültürden kültüre, çağdan çağa değişkenlik gösterebilen, toplumsal yaşamın somut dokusu içinde gözlemlenebilen bir olgudur.

Etik ise, ahlâkı konu edinen, onu felsefi bir şekilde sorgulayan, ahlâkî yargıların dayanaklarını, gerekçelerini ve tutarlılığını araştıran kuramsal disiplindir. Etik, ahlâk üzerine düşünme, ahlâkî olanı rasyonel zeminde temellendirme çabasıdır. Bu bağlamda etik, normatif olmayıp meta-normatif bir etkinliktir; ahlâka dair normları, ilkeleri ve değerleri felsefi analize tâbi tutmaktadır. Etik, “ne yapmalıyım?”, “iyi nedir?”, “ahlâkî yargılar nasıl gerekçelendirilebilir?” türünden soruları merkeze alır.

Türkçe felsefe literatüründe bu ayrım, özellikle İoanna Kuçuradi’nin çalışmalarıyla belirginlik kazanmıştır. Kuçuradi, etiği “ahlâk felsefesi” olarak adlandırır ve onu, ahlâkî fenomenlerin özünü kavramaya yönelik sistematik bir araştırma alanı olarak konumlandırır. Ona göre etik, ahlâkî doğrulardan ziyade, ahlâkî fenomenleri anlamaya ve değerlendirmeye yönelik bir değer bilgisidir. Özetle, ahlâk olgusal pratikler ve normlar alanı iken; etik, bu alanı sorgulayan, analiz eden ve temellendiren felsefi bir disiplindir.

Ahlâk Felsefesinin Temel Kavramları

Ahlâk felsefesinin kavramsal çerçevesi, insan eyleminin ahlâkî boyutunu anlamak için vazgeçilmez olan bir dizi temel kavram üzerine kuruludur:

İyi ve Kötü: Ahlâk felsefesinin en temel değer kategorileridir. Ahlâkî değerlendirmenin iki kutbunu temsil eden bu kavramlar, felsefe tarihi boyunca farklı kuramlar çerçevesinde tanımlanmıştır. Platon’da iyi, tüm ideaların üzerinde yer alan en yüce idea iken; Aristoteles’te iyi, her şeyin yöneldiği nihai amaç (telos) ve akla uygun etkinlikle ulaşılan eudaimoniadır. Kantçı etikte iyi, yalnızca iyi istemenin kendisinde aranır (bkz. Bölüm 2.2.2). Yararcı gelenekte ise iyi, en fazla sayıda insana en fazla mutluluğu sağlayan şeydir (bkz. Bölüm 2.2.1). Kötü, bu tanımların karşıt kutbu olarak iyiden uzaklaşma, eksiklik, zarar ya da ahlâkî olarak yanlış olanı ifade eder.

Özgür İrade (Özgürlük): Ahlâkî öznenin, dışsal zorlamalar ve içsel belirlenimler karşısında kendi kararını verebilme, alternatif eylem olanakları arasından seçim yapabilme yetisidir. Özgürlük, ahlâkî sorumluluğun zorunlu koşuludur (bkz. Bölüm 1).

Sorumluluk: Ahlâkî öznenin, özgür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemlerin sonuçlarını üstlenmesi, bu sonuçlardan dolayı hesap verebilir olması durumudur. Sorumluluk, özgürlüğün doğal bir uzantısıdır; özgürlük olmadan sorumluluktan söz edilemez.

Vicdan: Bireyin kendi eylemlerinin ahlâkî değerini yargılamasını sağlayan, iyi ile kötüyü ayırt etmeye yönelik içsel bilinç yetisidir. Kimi düşünürler vicdanı doğuştan gelen bir ahlâk duygusu ya da ilahi bir ses olarak açıklarken; kimileri toplumsal normların içselleştirilmesiyle oluşan psikolojik bir mekanizma olarak görür.

Erdem (Fazilet): Ahlâkî öznenin karakterine yerleşmiş, iyi eylemde bulunma konusunda sürekli ve istikrarlı bir yatkınlık hâlidir. Aristoteles, erdemi iki uç arasındaki “altın orta” olarak tanımlar (bkz. Bölüm 2.2.2). Erdem, doğuştan gelmez; eğitim, alışkanlık ve pratikle kazanılır.

Ahlâk Yasası: Bireyin eylemlerine rehberlik etmesi beklenen, evrensel ve zorunlu olduğu iddia edilen normatif ilkeler bütünüdür. Bu kavramın en yetkin işlenişi Kant’ın ödev ahlâkında bulunur (bkz. Bölüm 2.2.2).

Ahlâkî Karar ve Ahlâkî Eylem: Ahlâkî karar, öznenin alternatif eylem olanakları arasından ahlâkî değer ölçütlerine başvurarak yaptığı bilinçli seçimdir. Ahlâkî eylem ise bu kararın somut davranışa dönüşmesidir.

Ahlâk Felsefesinin Yanıt Aradığı Temel Sorular

Ahlâk felsefesi, insan eyleminin ahlâkî boyutuna ilişkin bir dizi temel soruyu sistematik biçimde sorgulamaktadır. Bu sorular, ahlâkî öznenin özgürlüğünden evrensel ahlâk yasasının imkânına, ahlâkî eylemin nihai amacından iyinin ölçütüne kadar uzanan geniş bir spektrumu kapsamaktadır.

1. İnsan Ahlâkî Eylemlerinde Gerçekten Özgür müdür? (Özgürlük Problemi)

Özgürlük problemi, ahlâk felsefesinin en eski ve tartışmalı meselelerinden biridir. Bir eylemden söz edebilmek için kişinin özgür olması, alternatif seçenekler arasından bilinçli bir tercih yapabilmesi gerekir. Zira özgürlük, ahlâkî sorumluluğun zorunlu koşuludur. Bu soruya verilen yanıtlar, beş ana kuram etrafında şekillenir:

1.1. Determinizm (Belirlenimcilik)

Determinizm, evrendeki her olayın, dolayısıyla insan eylemlerinin de önceden var olan nedenlerin zorunlu bir sonucu olduğunu; aynı koşullar altında aynı nedenlerin kaçınılmaz olarak aynı sonuçları doğuracağını savunan görüştür. Bu anlayışa göre insanın seçimleri ve eylemleri; genetik mirası, yetiştiği çevre, psikolojik yapısı, toplumsal koşullar ve nörobiyolojik süreçler gibi faktörler tarafından belirlenir.

Baruch Spinoza (1632-1677): Spinoza, Ethica adlı eserinde, evrendeki her şeyin tek bir tözün (Tanrı ya da Doğa) zorunlu tezahürleri olduğunu, hiçbir şeyin başka türlü olamayacağını savunmaktadır. İnsanın özgür olduğuna dair inanç, ona göre yalnızca nedenlerin farkında olmamaktan kaynaklanan bir yanılsamadır. Spinoza şöyle der: “İnsanlar kendilerini özgür sanırlar, çünkü eylemlerinin bilincindedirler, fakat onları belirleyen nedenlerin bilincinde değildirler.” Bununla birlikte Spinoza, insanın kendi doğasının zorunluluğunu akılla kavrayarak bir tür içsel özgürlüğe ulaşabileceğini öne sürer (bkz. Bölüm 2.2.2.).

Pierre-Simon Laplace (1749-1827): Laplace, Olasılık Üzerine Felsefi Deneme adlı eserinde, klasik determinizmin en güçlü ifadelerinden birini sunar. Ona göre, evrenin belirli bir andaki bütün durumunu bilen ve bu verileri işleyebilecek sonsuz bir zekâ (Laplace’ın Şeytanı), geçmişteki ve gelecekteki tüm olayları eksiksiz biçimde hesaplayabilir. Bu perspektiften bakıldığında, insanın özgür iradesi de dâhil olmak üzere hiçbir şey belirsiz ya da rastlantısal değildir; her şey fiziksel yasaların katı belirlenimi altındadır.

1.2. İndeterminizm (Belirlenmezcilik)

İndeterminizm, evrende mutlak bir belirlenimin olmadığını; olayların ve özellikle insan eylemlerinin, önceden var olan nedenler tarafından zorunlu olarak belirlenmediğini savunan görüştür. Bu anlayışa göre doğada ve insan davranışlarında belirsizlik, rastlantı ve öngörülemezlik esastır.

Epikuros (MÖ 341-270): Epikuros, Demokritos’un atomcu determinizmini, atomların hareketinde bir “sapma” (clinamen) olduğu fikriyle revize etmiştir. Ona göre atomlar uzayda düz bir çizgi hâlinde düşerken, belirsiz bir anda ve belirsiz bir yerde hafifçe saparlar. Bu sapma, katı determinizmi kırar ve evrene bir tür özgürlük ile rastlantısallık unsuru ekler. Epikuros, bu fiziksel teoriyi insan ruhuna uyarlayarak, insanın özgür iradesinin temelini de bu belirlenimsizlikte arar.

Werner Heisenberg (1901-1976): Heisenberg, 1927 yılında formüle ettiği belirsizlik ilkesi ile fiziksel dünyada mutlak determinizmin geçerli olmadığını, atom altı parçacıkların konum ve momentumunun aynı anda kesin olarak bilinemeyeceğini göstermiştir. Ona göre kuantum düzeyinde olaylar, yalnızca olasılıklar çerçevesinde betimlenebilir; kesin öngörü mümkün değildir.

1.3. Ototerminizm (Ahlâkî Özerklik)

Ototerminizm, insanın ahlâkî eylemlerinde ne dışsal nedenler ne de rastlantısal faktörler tarafından belirlendiğini; aksine, kişinin kendi aklı ve iradesiyle, kendi koyduğu ahlâk yasasına uyarak özgürce eylemde bulunduğunu savunan görüştür. Bu anlayışa göre özgürlük, herhangi bir dış belirlenimden muaf olmanın ötesinde, kişinin kendi kendini belirlemesi, kendi eylemlerinin ilkesini bizzat koyabilmesidir.

Immanuel Kant (1724-1804): Kant, özgürlük problemini pratik felsefesinin merkezine yerleştirmiştir. İnsanı hem fenomenal (görüngüler) dünyanın hem de numenal (kendinde şeyler) dünyanın bir üyesi olarak konumlandıran Kant’a göre, fenomenal düzeyde insan nedensellik yasalarına tâbidir; ancak numenal düzeyde, yani akıl sahibi bir varlık olarak özgürdür. “Özgürlük, ahlâk yasasının ratio essendisi (varlık nedeni), ahlâk yasası ise özgürlüğün ratio cognoscendisidir (bilinme nedeni)” (bkz. Bölüm 2.2.2.).

Jean-Jacques Rousseau (1712-1778): Rousseau, Toplum Sözleşmesi adlı eserinde, ahlâkî ve siyasi özgürlüğü “kendi koyduğu yasaya itaat etmek” olarak tanımlamaktadır. Ona göre insan, doğa durumunda içgüdüleriyle hareket eden özgür bir varlıkken; uygar toplumda ancak genel iradenin bir parçası olarak, kendi katıldığı yasama sürecinin ürünü olan yasalara uymakla özgür kalabilir (bkz. Bölüm 5.1.).

1.4. Fatalizm (Kadercilik)

Fatalizm, evrendeki tüm olayların ve insan hayatındaki tüm gelişmelerin, önceden değiştirilemez biçimde belirlenmiş olduğunu; insanın bu kader karşısında yapabileceği hiçbir şey bulunmadığını savunan görüştür. Determinizmden farkı, fatalizmde olayların neden-sonuç zincirleriyle değil, doğrudan doğruya metafizik ya da ilahi bir takdirle, kaçınılmaz bir yazgıyla belirlenmiş olduğunun kabul edilmesidir. Fatalist anlayışta insan iradesi, kaderin önünde çaresizdir.

Sophokles (MÖ y. 496-406): Antik Yunan tragedyalarında fatalizmin en güçlü edebi ifadelerinden birini sunan Sophokles, özellikle Kral Oidipus adlı eserinde, insanın kaderden kaçma çabalarının ne denli beyhude olduğunu çarpıcı biçimde sergilemektedir. Oidipus, kehanetten kaçmak için attığı her adımda, farkında olmadan kehaneti gerçekleştirir.

1.5. Liberteryanizm (Özgürlükçülük)

Liberteryanizm, determinizmi reddederek insanın tam anlamıyla özgür bir iradeye sahip olduğunu, alternatif eylem olanakları arasından seçim yapma gücünün gerçek ve indirgenemez bir yeti olduğunu savunan görüştür. Bu anlayışa göre insan, nedensel zincirleri başlatabilen, eylemlerinin nihai kaynağı olabilen bir öznedir.

Jean-Paul Sartre (1905-1980): Sartre, insanın “özgür olmaya mahkûm” olduğunu ilân eder. “Varoluş özden önce gelir” (l’existence précède l’essence) diyen Sartre’a göre insan, önce dünyaya atılmış bir varoluş olarak bulunur; sonra kendi seçimleriyle özünü, kimliğini ve değerlerini inşa eder. Evrensel ahlâk yasası gibi dışsal otoritelere sığınmayı “kötü niyet” (mauvaise foi) olarak adlandırmıştır (bkz. Bölüm 2.1.5).

2. Evrensel Bir Ahlâk Yasası Var mıdır?

Ahlâk felsefesinin en köklü tartışmalarından biri, tüm insanlar için, her zaman ve her yerde geçerli olabilecek evrensel bir ahlâk yasasının mevcut olup olmadığı sorusu etrafında şekillenir.

2.1. Evrensel Ahlâk Yasasının Varlığını Reddedenler

Evrensel ahlâk yasasını reddeden düşünce gelenekleri, ahlâkın kaynağını bireyin haz arayışı, çıkarı, güç istenci, özgür seçimi ya da pratik fayda gibi olumsal ve öznel faktörlerde arar.

2.1.1. Hedonizm (Hazcılık)

Hedonizm, ahlâkî eylemin nihai amacının ve en yüksek iyinin haz (hedone) olduğunu; insanın doğası gereği hazza yönelip acıdan kaçtığını savunan felsefi akımdır.

Aristippos (MÖ 435-356): Kirene Okulu’nun kurucusu olan Aristippos, hazzı anlık, bedensel ve bireysel bir deneyim olarak tanımlar. Ona göre en yüksek iyi, şu anda yaşanan yoğun bedensel hazdır. Bu radikal öznelcilik, herhangi bir evrensel ahlâk yasasının varlığını dışlar.

Epikuros (MÖ 341-270): Epikuros, Aristippos’un bedensel hazcılığına karşı daha rafine bir hedonizm geliştirir. Ona göre gerçek haz, ruhsal dinginlik ve acısızlık hâli olan ataraksiada yatar. Epikuros hazları üçe ayırır: doğal ve zorunlu olanlar, doğal fakat zorunlu olmayanlar ne doğal ne de zorunlu olanlar. Bilge kişi yalnızca ilk gruba yönelir; dostluk, felsefe ve ölçülü bir yaşamla ruhsal dinginliğe ulaşır. Epikuros’un hedonizmi, hazzı rasyonel bir hesaba dayandırmasıyla Aristippos’un katı öznelciliğini bir ölçüde yumuşatır.

2.1.2. Egoizm (Bencillik)

Egoizm, insanın tüm eylemlerinin nihaî olarak kendi çıkarına yönelik olduğunu; ahlâkî davranışın da özünde bencil güdülerle belirlendiğini savunan görüştür.

Thomas Hobbes (1588-1679): Hobbes, Leviathan adlı eserinde, doğa durumunda insanın sürekli bir rekabet, güvensizlik ve şan-şeref arzusu içinde olduğunu; bu durumun “herkesin herkese karşı savaşı”na (bellum omnium contra omnes) yol açtığını belirtir. Hobbes’un meşhur ifadesiyle, doğa durumunda “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) ve hayat “yalnız, yoksul, iğrenç, vahşi ve kısa”dır. Hobbes’a göre ahlâkî kurallar, bu savaş durumundan kurtulmak için yapılan toplum sözleşmesinin ürünüdür; doğal ya da evrensel değil, yapaydır (bkz. Bölüm 5.2.).

2.1.3. Anarşizm (Bireyci Anarşizm)

Ahlâk felsefesi bağlamında anarşizm, her türlü dışsal ahlâkî otoriteyi, dayatılmış normu ve evrensel ahlâk yasası iddiasını reddeden radikal bir özgürlükçü yaklaşımdır.

Max Stirner (1806-1856): Stirner, Biricik ve Mülkiyeti adlı eserinde, Tanrı, devlet, insanlık, ahlâk yasası, vicdan gibi tüm soyut kavramların, bireyin özgürlüğünü kısıtlayan birer “sabit fikir”den (fixe Idee) ibaret olduğunu savunur. “Benim için benden daha yüce bir şey yoktur” diyen Stirner, ahlâkî normların tamamen bireyin kendi iradesine ve gücüne bağlı olduğunu ilan eder.

2.1.4. Nihilizm (Hiççilik)

Nihilizm, nesnel ve evrensel ahlâkî değerlerin, anlamların ve hakikatlerin var olmadığını; hayatın içkin bir anlam ya da amaç taşımadığını savunan felsefi görüştür.

Friedrich Nietzsche (1844-1900): Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüştİyinin ve Kötünün Ötesinde ve Ahlâkın Soykütüğü adlı eserlerinde, “Tanrı öldü” (Gott ist tot) diyerek, Tanrı’ya dayanan tüm mutlak değerlerin ve evrensel ahlâk yasalarının çöktüğünü ilan eder. Nietzsche, “efendi ahlâkı” (Herrenmoral) ve “köle ahlâkı” (Sklavenmoral) arasında bir ayrım yapar. Ona göre insan, kendi değerlerini yaratmalı, “üstinsan”a (Übermensch) giden yolda kendi ahlâkının yasa koyucusu olmalıdır.

2.1.5. Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk)

Varoluşçuluk, insanın varoluşunun özden önce geldiğini; insanın doğuştan getirdiği sabit bir insan doğası ya da uymak zorunda olduğu evrensel bir ahlâkî düzen bulunmadığını savunan felsefi akımdır.

Jean-Paul Sartre (1905-1980): Sartre, Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir ve Varlık ve Hiçlik adlı eserlerinde, insanın “özgür olmaya mahkûm” olduğunu, bu özgürlüğün kaçınılmaz ve sürekli bir durum olduğunu vurgular. İnsan, her an kendini seçmek zorundadır ve bu seçimleriyle yalnızca kendini değil, tüm insanlık için bir model yaratır. Sartre, evrensel ahlâk yasası gibi dışsal otoritelere sığınmayı “kötü niyet” (mauvaise foi) olarak adlandırır. Ona göre değerler, önceden keşfedilmeyi bekleyen semavi hakikatler değil, bizzat insanın özgür seçimleriyle yarattığı şeylerdir (bkz. Bölüm 1.5.).

2.1.6. Pragmatizm (Faydacılık / Yaraşçılık)

Pragmatizm, ahlâkî ilkelerin ve değerlerin, evrensel ve değişmez hakikatler olmadığını; bunların, insan deneyimi içinde, pratik sorunlara çözüm üretme kapasiteleri ve sağladıkları fayda ölçüsünde değer kazandığını savunan felsefi akımdır.

William James (1842-1910): James, Pragmacılık adlı eserinde, doğruluk ve iyilik gibi kavramların “nakit değer”leriyle (cash-value), yani somut yaşantılarımızda yarattıkları pratik farklarla ölçülmesi gerektiğini savunur. Ahlâk, statik bir kod değil, sürekli gelişen, yeni durumlara uyarlanan dinamik bir süreçtir.

John Dewey (1859-1952): Dewey, ahlâkî değerlerin ve normların, tıpkı bilimsel hipotezler gibi, deneyimle sınanan, başarıları ölçüsünde kabul gören araçlar olduğunu öne sürer. Dewey’e göre ahlâkî sorunların çözümü, evrensel ilkelere başvurarak değil, sorgulama (inquiry) yöntemiyle, duruma özgü koşulları analiz ederek bulunur.

2.2. Evrensel Ahlâk Yasasının Varlığını Kabul Edenler

Ahlâk felsefesinde evrenselci kanat, tüm insanlar için geçerli olabilecek ortak ahlâkî ilkelerin mevcut olduğunu savunur. Bu yasanın kaynağını öznel deneyimlerde arayanlar ile nesnel ve rasyonel bir düzende arayanlar olarak iki ana gruba ayrılırlar.

2.2.1. Subjektif (Öznel) Özelliklere Dayandıranlar

Bu gruptaki düşünürler, evrensel ahlâk yasasının temelini, insanın öznel deneyimlerinde, duygularında veya sezgilerinde ararlar. Bu öznel temel, tüm insanlarda ortak olduğu ölçüde evrensellik kazanır.

Utilitarizm (Toplumsal Faydacılık): Utilitarizm, ahlâkî eylemin ölçütünü en yüksek sayıda insana en yüksek mutluluğu sağlamak olarak belirleyen, sonuççu bir etik kuramıdır.

Jeremy Bentham (1748-1832): Bentham, Ahlâk ve Yasama İlkelerine Giriş adlı eserinde, doğanın insanı iki egemen efendinin yönetimi altına yerleştirdiğini belirtir: haz ve acı. “En yüksek sayıda insana en yüksek mutluluk” (the greatest happiness of the greatest number) ilkesini ahlâkın evrensel ölçütü olarak belirleyen Bentham, hazcı hesaplama (hedonic calculus) yöntemiyle eylemlerin üreteceği hazzı ve acıyı yoğunluk, süre, kesinlik, yakınlık, verimlilik, saflık ve kapsam gibi yedi nicel kritere göre ölçmeyi amaçlar.

John Stuart Mill (1806-1873): Mill, Utilitarizm adlı eserinde, Bentham’ın niceliksel hazcılığını niteliksel bir boyutla zenginleştirir. Ona göre entelektüel, ahlâkî ve estetik hazlar, salt bedensel hazlardan “daha yüksek” (higher pleasures) bir değere sahiptir. Mill bunu şu meşhur ifadesiyle dile getirir: “Tatmin olmamış bir insan olmak, tatmin olmuş bir domuz olmaktan; tatmin olmamış bir Sokrates olmak, tatmin olmuş bir budala olmaktan iyidir.” Mill, “yetkin yargıçlar” (competent judges) ölçütüyle, her iki tür hazzı da deneyimlemiş olanların tercihinin niteliksel üstünlüğü belirlediğini savunur.

Entüisyonizm (Sezgicilik): Entüisyonizm, ahlâkî doğruların doğrudan, aracısız ve sezgisel bir kavrayışla bilinebileceğini savunan etik kuramıdır.

Henri Bergson (1859-1941): Bergson, Ahlâkın ve Dinin İki Kaynağı adlı eserinde, iki tür ahlâk arasında bir ayrım yapar: kapalı ahlâk (morale close) ve açık ahlâk (morale ouverte). Kapalı ahlâk, toplumsal baskıya dayanan, kuralcı ve dışlayıcı bir ahlâktır. Buna karşılık açık ahlâk, insanlığın tamamını kucaklayan, evrensel sevgi ve yaratıcı atılıma (élan vital) dayanan, sezgi yoluyla kavranan üst bir ahlâkî düzeydir. Bergson’a göre açık ahlâkın kaynağı, mistiklerin ve büyük ahlâk önderlerinin yaşadığı dolaysız sezgi deneyimidir.

2.2.2. Objektif (Nesnel) Özelliklere Dayandıranlar

Bu gruptaki düşünürler, evrensel ahlâk yasasının temelini, bireysel duygu veya sezgilerin ötesinde, nesnel ve rasyonel bir düzende ararlar. Ahlâkî ilkeler, insan zihninden bağımsız olarak var olan metafizik bir gerçekliğe, kozmik bir akla, doğal bir erekselliğe ya da pratik aklın evrensel buyruklarına dayanır.

Sokrates ve Platon: İyi İdeası

Sokrates (MÖ 470-399) ve öğrencisi Platon (MÖ 427-347), evrensel ahlâk yasasının varlığını İyi İdeası kavramıyla temellendirmişlerdir. Sokrates’e göre kötülük bilgisizlikten kaynaklanır; hiç kimse bile bile kötülük yapmaz. Bu etik entelektüalizm, doğru bilgiye ulaşan kişinin zorunlu olarak doğru eylemde bulunacağını varsayar.

Platon, hocasının bu sezgisini sistematik bir metafizik çerçeveye oturtur. Devlet adlı eserinde, duyusal dünyanın ötesinde, ezeli ve ebedi idealar âleminin var olduğunu; bu âlemin en yüksek noktasında ise İyi İdeası’nın (tou agathou idea) bulunduğunu savunur. İyi İdeası, tıpkı güneşin görünür dünyayı aydınlatması gibi, akledilir dünyadaki tüm ideaları aydınlatır ve bilinebilir kılar. Ahlâkî erdemler (adalet, cesaret, bilgelik, ölçülülük), İyi İdeası’nın farklı yansımalarıdır. Gerçek filozof, mağaranın dışına çıkarak İyi İdeası’nı temaşa eden ve bu bilgiyle toplumu yönetmesi gereken kişidir.

Aristoteles: Altın Orta

Aristoteles (MÖ 384-322), Nikomakhos’a Etik adlı eserinde, ahlâkın amacının en yüksek iyi olan eudaimonia (mutluluk, insansal gelişkinlik) olduğunu savunur. Eudaimonia, insanın kendine özgü işlevini (ergon), yani akla uygun etkinliğini en mükemmel biçimde gerçekleştirmesidir.

Aristoteles, bu amaca ulaşmanın yolunu Altın Orta (mesotes) öğretisiyle açıklar. Erdem (arete), her durumda iki aşırı uç arasındaki orta yolu bulma ve seçme yetkinliğidir. Bu orta, matematiksel bir ortalama değil; kişiye, duruma ve koşullara göre değişebilen, pratik bilgelik (phronesis) tarafından belirlenen göreli bir ortadır. Örneğin cesaret, korkaklık ile atılganlık arasında; cömertlik, cimrilik ile savurganlık arasında bir orta yoldur. Erdem, doğuştan gelmez; alışkanlık, eğitim ve pratikle kazanılır. İnsan, erdemli eylemleri tekrarlayarak erdemli bir karakter inşa eder.

Farabi: Faal Akıl

Ebû Nasr el-Fârâbî (872-950), el-Medinetü’l-Fâzıla ve Tahsîlü’s-Saâde adlı eserlerinde, ahlâkın nihai amacının en yüksek mutluluk (es-saâdetü’l-kusvâ) olduğunu savunur. Farabi’nin ahlâk sisteminin merkezinde Faal Akıl (el-aklü’l-faâl) kavramı yer alır. Faal Akıl, ay altı âlemdeki tüm varlıkların formlarını içeren, insan aklını aydınlatan ve onu bilkuvve hâlden bilfiil hâle çıkaran, Tanrı ile insan arasında aracı konumundaki kozmik akıldır. İnsan, bilgi ve erdem bakımından yetkinleştikçe Faal Akıl ile ittisal (bağlantı) kurar. Farabi’ye göre insan, nihai mutluluğa ancak erdemli bir toplumda, Faal Akıl ile ittisal kurabilen bilge-filozof bir yöneticinin rehberliğinde ulaşabilir.

Baruch Spinoza: Panteizm

Baruch Spinoza (1632-1677), Ethica adlı eserinde, ahlâkı geometrik bir sistem içinde, teoremler ve kanıtlamalar yoluyla ele alır. Onun panteist metafiziğine göre evrende tek bir töz vardır: Tanrı ya da Doğa (Deus sive Natura). Tüm var olanlar, bu tek tözün modifikasyonlarıdır; dolayısıyla insan da doğanın zorunlu yasalarına tâbidir.

Spinoza’nın ahlâk felsefesi, bu metafizik determinizm üzerine inşa edilir. Ona göre ahlâkın amacı, insanın kendi doğasını anlaması ve duygulanışların esaretinden kurtularak özgürleşmesidir. Spinoza, insanı eyleme geçiren temel güdünün conatus (varlıkta kalma çabası) olduğunu belirtir. Duygulanışlar (affectus), bu çabanın artış ya da azalışından doğan durumlardır. Pasif duygulanışlar, dış nedenlerin etkisiyle oluşur ve insanı köleleştirir; aktif duygulanışlar ise insanın kendi doğasını akılla kavramasından doğar ve onu özgürleştirir. Spinoza’ya göre gerçek özgürlük, keyfi seçim yapabilmek değil; kendi doğamızın ve evrenin zorunluluğunu akılla kavrayarak, eylemlerimizi bu kavrayışa göre belirlemektir. En yüksek bilgi türü olan “sezgisel bilgi” (scientia intuitiva), şeyleri Tanrı’nın ezeli özünün zorunlu sonuçları olarak kavramaktır ve insana en yüksek erdem olan Tanrı’nın entelektüel sevgisini (amor Dei intellectualis) kazandırır.

Immanuel Kant: Ödev Ahlâkı ve Kategorik Buyruk

Immanuel Kant (1724-1804), ahlâk felsefesini metafizik, teolojik ya da ampirik her türlü dışsal dayanaktan arındırarak, tamamen pratik aklın otonomisine dayandıran devrimci bir etik kuram geliştirmiştir. Ahlâk Metafiziğinin TemellendirilmesiPratik Aklın Eleştirisi ve Ahlâk Metafiziği adlı eserlerinde, ahlâkî eylemin değerini sonuçlarından, hazdan ya da mutluluktan bağımsız olarak, yalnızca iyi isteme (guter Wille) ve ödev (Pflicht) kavramlarıyla temellendirir.

Kant’a göre dünyada ve dünya dışında, sınırsız iyi olarak kabul edilebilecek tek şey iyi istemedir. İyi isteme, eylemin sonuçlarından bağımsız olarak, sırf ödev duygusuyla, ahlâk yasasına saygıdan dolayı eylemde bulunmaktır. Bir eylem, eğer eğilimlere, çıkarlara ya da duygusal arzulara göre değil de sırf ödev olduğu için yapılıyorsa ahlâkî değer taşır. Kant’ın meşhur örneğiyle, bir dükkân sahibinin müşterilerini aldatmaması, eğer bunu itibarını korumak gibi çıkar amaçlı bir nedenden değil de sırf dürüstlük ödev olduğu için yapıyorsa ahlâkîdir.

Kant, ahlâk yasasını Kategorik Buyruk (kategorischer Imperativ) kavramıyla formüle eder. Kategorik buyruk, herhangi bir koşula veya amaca bağlı olmayan, kayıtsız şartsız bağlayıcı olan ahlâkî emirdir ve üç temel formülasyonu vardır:

  1. Evrensel Yasa Formülasyonu: “Öyle davran ki, eyleminin maksimi aynı zamanda evrensel bir yasa olarak istenebilsin.”
  2. İnsanlık Formülasyonu: “Her zaman, insanlığı, kendinde ve başkalarında, yalnızca bir araç olarak değil, aynı zamanda bir amaç olarak görecek biçimde davran.”
  3. Özerklik (Otonomi) Formülasyonu: “İrade, yalnızca kendi koyduğu yasaya uymakla kalmaz, aynı zamanda bu yasayı evrensel bir yasa olarak koyan bir irade olarak kabul edilmelidir.”

Kant’a göre ahlâk yasası, pratik aklın doğrudan verdiği, apaçık bir olgudur (Faktum der Vernunft). Özgürlük, Tanrı ve ruhun ölümsüzlüğü, teorik akıl tarafından kanıtlanamaz; ancak pratik aklın postulatları olarak varsayılmaları zorunludur. Kant’ın ödev ahlâkı, evrensel ahlâk yasasını insan aklının özerk yasa koyuculuğuna dayandıran, sonuçlardan bağımsız, nesnel ve zorunlu bir etik kuramdır.

3. Ahlâkî Eylemlerimizin Nihai Amacı Nedir? (Mutluluk mu, Ödev mi, Haz mı?)

Bu soru, ahlâkî öznenin hangi gayeyle eylemde bulunduğunu sorgular:

3.1. Ahlâkî Eylemin Amacı Olarak Mutluluk (Eudaimonizm)

Eudaimonizm, ahlâkî eylemin nihai amacının mutluluk (eudaimonia) olduğunu savunur. Bu mutluluk, gelip geçici bir haz değil; insanın kendi doğasını en yetkin biçimde gerçekleştirmesi, bütüncül bir yaşam tatminine ulaşmasıdır.

Aristoteles (MÖ 384-322): Aristoteles’e göre tüm insan eylemleri nihaî olarak bir amaca (telos) yönelmiştir. Yalnızca kendisi için istenen, başka hiçbir şeye araç olmayan en yüksek iyi, mutluluktur (eudaimonia). Aristoteles bunu, insanın kendine özgü işlevi (ergon) üzerinden tanımlar: İnsanı diğer canlılardan ayıran özgül nitelik akıldır (logos). Öyleyse insanın işlevi, “aklın rehberliğinde ruhun erdeme uygun etkinliğidir.” Mutluluk, bu etkinliğin bir ömür boyu, en mükemmel biçimde sürdürülmesidir. Aristoteles, mutluluğa ulaşmanın yolunu karakter erdemleri (cesaret, ölçülülük, cömertlik) ve düşünce erdemlerinde (bilgelik, pratik akıl) arar. Düşünce erdemlerinin en yücesi olan sophia (teorik bilgelik), insanı en yüksek mutluluk biçimi olan temaşa yaşamına (bios theoretikos) ulaştırır (bkz. Bölüm 2.2.2.).

Farabi (872-950): Farabi, Tahsîlü’s-Saâde adlı eserinde, ahlâkın nihai amacının “en yüksek mutluluk” (es-saâdetü’l-kusvâ) olduğunu ifade eder. Bu mutluluk, ruhun maddi bağlardan kurtularak Faal Akıl ile ittisal kurması ve böylece ebedi hakikate ulaşmasıdır (bkz. Bölüm 2.2.2.).

3.2. Ahlâkî Eylemin Amacı Olarak Ödev (Deontolojik Etik)

Deontolojik etik, ahlâkî eylemin değerini sonuçlarından bağımsız olarak, bizzat eylemin kendisinin ödeve uygunluğunda arar. Ahlâkın amacı mutluluğa ulaşmak değil, ödevi yerine getirmektir. Bu yaklaşımın en yetkin temsilcisi Immanuel Kant’tır (bkz. Bölüm 2.2.2.).

3.3. Ahlâkî Eylemin Amacı Olarak Haz (Hedonizm)

Hedonizm, ahlâkî eylemin nihai amacının haz (hedone) olduğunu savunur. Aristippos hazzı anlık, bedensel ve yoğun bir deneyim olarak tanımlarken; Epikuros gerçek hazzın ruhsal dinginlik (ataraksia) olduğunu, buna da ancak sade bir yaşam ve rasyonel bir haz hesabıyla ulaşılabileceğini öne sürer (bkz. Bölüm 2.1.1.).

3.4. Ahlâkî Eylemin Amacı Olarak Fayda (Utilitarizm)

Utilitarizm, ahlâkî eylemin amacını bireysel hazdan toplumsal faydaya doğru genişletir. Jeremy Bentham ve John Stuart Mill’in temsil ettiği bu kurama göre ahlâkın nihai amacı, en yüksek sayıda insana en yüksek mutluluğu sağlamaktır (bkz. Bölüm 2.2.1.).

4. Bir Eylemi “İyi” Yapan Şey Onun Sonucu mu, Yoksa Arkasındaki Niyet midir?

Bu soru, sonuççu (konsekansiyalist) etik ile niyetçi (deontolojik) etik arasındaki temel ayrımı ifade eder:

4.1. Sonuççu Etik: Eylemin Değeri Sonuçlarına Bağlıdır

Sonuççu etik anlayışına göre bir eylemi “iyi” ya da “doğru” yapan şey, o eylemin ürettiği sonuçlardır. Eğer bir eylem, alternatiflerine kıyasla daha fazla iyi sonuç (mutluluk, fayda, haz) üretiyorsa doğrudur; aksi hâlde yanlıştır. Bu yaklaşımın en güçlü örneğini Bentham ve Mill’in utilitarizmi sunar (bkz. Bölüm 2.2.1). Utilitarizm için önemli olan, öznenin neyi amaçladığı değil, eylemin neye yol açtığıdır.

4.2. Niyetçi / Ödev Etiği: Eylemin Değeri Niyete veya İlkeye Bağlıdır

Deontolojik etik anlayışına göre bir eylemi iyi yapan şey, sonuçları değil; eylemin dayandığı niyet, ilke veya ödev duygusudur. Bu pozisyonun en radikal savunucusu Immanuel Kant’tır (bkz. Bölüm 2.2.2). Kant’a göre ahlâkî değer, yalnızca iyi istemede, yani eylemin sırf ödev duygusuyla yapılmasında saklıdır. Bir eylemin sonuçları ne kadar olumlu olursa olsun, eğer eylem ödev duygusuyla değil de çıkar veya eğilimle yapılmışsa ahlâkî değer taşımaz.

4.3. Sentezci Yaklaşımlar: Hem Niyet Hem Sonuç

Bazı düşünürler, sonuç ve niyet arasında keskin bir karşıtlık kurmak yerine, her ikisinin de ahlâkî değerlendirmede rol oynadığını savunur.

Aristoteles: Aristoteles’in etiği ne saf niyetçi ne de saf sonuççudur. Ona göre erdemli bir eylem, yalnızca doğru şeyi yapmak değil; aynı zamanda doğru nedenle, doğru zamanda, doğru kişiye karşı ve doğru biçimde yapmaktır. Fail, eylemi bilerek, tercih ederek ve sağlam bir karakterden gelen bir yatkınlıkla gerçekleştirmelidir. Eylemin sonucu önemlidir, ancak öznenin içsel durumu, niyeti ve karakteri de en az sonuç kadar belirleyicidir.

Max Weber: Weber, Meslek Olarak Siyaset adlı konferansında, “niyet etiği” (Gesinnungsethik) ile “sorumluluk etiği” (Verantwortungsethik) arasında bir ayrım yapar. Niyet etiği, yalnızca eylemin dayandığı ilkeyi dikkate alır ve sonuçlardan bağımsız olarak “doğru olanı yapmayı” emreder. Sorumluluk etiği ise, eylemin öngörülebilir sonuçlarını hesaba katar ve öznenin bu sonuçlardan sorumlu olduğunu vurgular. Weber’e göre olgun bir siyasetçi, her iki etiği de dengeleyebilmelidir.

5. İnsan Doğası Gereği İyi midir, Yoksa Kötü müdür?

İnsanın doğasına dair bu kadim soru, ahlâk felsefesinin temellerini belirleyen antropolojik bir tartışmadır.

5.1. İnsan Doğası Gereği İyidir

Bu iyimser insan doğası anlayışı, insanın doğuştan iyi, masum ve barışçıl olduğunu; kötülüğün sonradan, toplumsal koşullar ve eşitsizlikler tarafından üretildiğini savunur.

Jean-Jacques Rousseau (1712-1778): Rousseau, Emile ve İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserlerinde, doğa durumundaki insanın “soylu vahşi” (bon sauvage) olduğunu; kendi hâlinde, barışçıl, merhametli ve başkalarının acısına duyarlı bir varlık olduğunu öne sürer. Ona göre insandaki iki temel doğal güdü, kendini koruma (amour de soi) ve merhamettir (pitié). Kendini koruma, sağlıklı ve sınırlı bir öz-sevgi iken; uygarlıkla birlikte ortaya çıkan özsaygı (amour-propre), kendini başkalarıyla kıyaslamaya ve rekabete dayanan yapay ve yıkıcı bir tutkudur. Rousseau, “Her şey Yaradan’ın elinden çıkarken iyidir; her şey insanın elinde bozulur” diyerek, kötülüğün kaynağının insan doğası değil, toplumsal kurumlar ve eşitsizlikler olduğunu vurgular.

5.2. İnsan Doğası Gereği Kötüdür

Bu karamsar insan doğası anlayışı, insanın doğuştan bencil, saldırgan veya güç peşinde koşan bir varlık olduğunu; ahlâkî davranışın ancak eğitim, hukuk veya güçlü bir otorite yoluyla mümkün olabileceğini savunur.

Thomas Hobbes (1588-1679): Hobbes, Leviathan adlı eserinde, doğa durumunda insanlar arasında sürekli bir rekabet, güvensizlik ve şan-şeref arzusu olduğunu; bu durumun “herkesin herkese karşı savaşı”na (bellum omnium contra omnes) yol açtığını belirtir. Hobbes’un meşhur ifadesiyle, doğa durumunda “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) ve hayat “yalnız, yoksul, iğrenç, vahşi ve kısa”dır. İnsanlar, bu kaostan kurtulmak için bir toplum sözleşmesiyle haklarını mutlak bir egemene (Leviathan) devrederler. Hobbes’a göre ahlâk ve adalet, doğal değil yapaydır; insan doğasının değil, egemenin yasalarının ürünüdür. İnsan doğası gereği bencildir; ahlâkî davranış, dışsal bir gücün dayatmasıyla mümkün olur.

5.3. İnsan Doğası Ne Tam İyidir Ne Tam Kötüdür

Bazı düşünürler, insan doğasını ne bütünüyle iyi ne de bütünüyle kötü olarak görür. İnsan hem iyilik hem de kötülük potansiyelini içinde barındıran, şekillendirilebilir bir doğaya sahiptir.

John Locke (1632-1704): Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme adlı eserinde, insan zihninin doğuştan boş bir levha (tabula rasa) olduğunu savunur. Zihinde doğuştan gelen hiçbir ahlâkî ilke veya eğilim yoktur. İnsan ne doğuştan iyi ne de doğuştan kötüdür; tüm bilgi ve karakter, deneyim, eğitim ve çevre yoluyla sonradan inşa edilir. İnsanın iyi ya da kötü olması, büyük ölçüde yetiştiği koşullara ve aldığı eğitime bağlıdır.

Immanuel Kant: Kant, Saf Aklın Sınırları Dahilinde Din adlı eserinde, insanda “radikal bir kötülük” (radikales Böse) eğilimi bulunduğunu, yani insanın ahlâk yasasını çiğnemeye, eğilimlerini ödevine üstün tutmaya yönelik köklü bir eğilime sahip olduğunu öne sürer. Ancak Kant’a göre bu kötülük, insan doğasının özüne ait, kaçınılmaz bir yapı değil; insanın özgür seçimiyle benimsediği bir maksimdir. İnsan, aynı özgürlükle, bu kötü eğilimin üstesinden gelerek “kalbinde bir devrim” yapabilir ve ahlâk yasasını en üst ilke olarak benimseyebilir. Kant’ın bu görüşü, insan doğasının hem kötülük potansiyelini hem de bu potansiyeli aşma kapasitesini aynı anda kabul eden dinamik bir yaklaşımdır.

Kaynakça

Aristoteles. (2019). Nikomakhos’a Etik (S. Babür, Çev.). BilgeSu Yayıncılık.

Bentham, J. (2017). Ahlâk ve Yasama İlkelerine Giriş (M. A. Ağaoğulları, Çev.). İmge Kitabevi.

Bergson, H. (2013). Ahlâkın ve Dinin İki Kaynağı (M. M. Yakupoğlu, Çev.). Doğu Batı Yayınları.

Cevizci, A. (2016). Etik-Ahlâk Felsefesi. Say Yayınları.

Dewey, J. (1938). Logic: The Theory of Inquiry. Henry Holt and Company.

Epikuros. (2019). Mektuplar ve Maksimler (C. Cengiz Çevik, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Farabi. (2012). Tahsîlü’s-Saâde (A. Arslan, Çev.). Divan Kitap.

Farabi. (2017). el-Medinetü’l-Fazıla (A. Arslan, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Heisenberg, W. (2020). Fizik ve Felsefe (Y. Öner, Çev.). Belge Yayınları.

Hobbes, T. (2007). Leviathan (S. Lim, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.

James, W. (2015). Pragmatizm (T. Karateke, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Kant, I. (2013). Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi (İ. Kuçuradi, Çev.). Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Kant, I. (2014). Pratik Aklın Eleştirisi (İ. Kuçuradi, Çev.). Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Kant, I. (2016). Saf Aklın Sınırları Dahilinde Din (S. B. Çağlan, Çev.). Literatürk.

Kuçuradi, İ. (2016). Etik. Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Laplace, P. S. (2010). Olasılık Üzerine Felsefi Deneme (S. R. Kırkoğlu, Çev.). İdea Yayınevi.

Locke, J. (2017). İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme (V. Hacıkadiroğlu, Çev.). Kabalcı Yayınevi.

Mill, J. S. (2018). Utilitarizm (S. B. Akkaş, Çev.). Pinhan Yayıncılık.

Nietzsche, F. (2018). Ahlâkın Soykütüğü (A. Yardımlı, Çev.). İdea Yayınevi.

Nietzsche, F. (2020). Böyle Buyurdu Zerdüşt (M. Tüzel, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Platon. (2014). Devlet (S. Eyüboğlu & M. A. Cimcoz, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Rousseau, J. J. (2011). Emile ya da Eğitim Üzerine (Y. Avunç, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Rousseau, J. J. (2019). İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı (R. N. İleri, Çev.). Say Yayınları.

Rousseau, J. J. (2019). Toplum Sözleşmesi (V. Günyol, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Sartre, J. P. (2010). Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir (A. Bezirci, Çev.). Say Yayınları.

Sartre, J. P. (2014). Varlık ve Hiçlik (T. Ilgaz & G. Çankaya Eksen, Çev.). İthaki Yayınları.

Sophokles. (2019). Kral Oidipus (B. Tuncel, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Spinoza, B. (2011). Ethica (Ç. Dürüşken, Çev.). Kabalcı Yayınevi.

Stirner, M. (2019). Biricik ve Mülkiyeti (S. Altınçekiç, Çev.). Kaos Yayınları.

Weber, M. (2006). Meslek Olarak Siyaset (A. Timuçin & M. Sancar, Çev.). Chiviyazıları Yayınevi.

Fediverse reactions

Ben Atakan

Bu platform; felsefe, sosyoloji ve eğitim bilimleri arakesitinde yürüttüğüm düşünsel mesainin, araştırma süreçlerimin ve yazı çalışmalarımın bir izdüşümüdür. Burada, akademik disiplinle harmanlanmış kaynaklı çalışmaların yanı sıra, zihnimdeki kişisel sorguların izini sürdüğüm özgün bir anlatı alanı inşa etmeyi amaçlıyorum.

Görünenin Ötesine Bak ve Anlamı Keşfet

İmajların tahakkümü altındaki gerçeğin silikleştiği bir dönemde, düşünceyi merkeze almak ontolojik bir başkaldırıdır. Bu platform, nesnelerin ve görüntülerin ötesine geçerek hakikate temas etme gayretinin bir ürünüdür.

Site İstatistikleri

1.515 okurla yollarımız kesişti.