Son günlerde karşıma çıkan ve sıkça gördüğüm bir söylem var: “Kadınların süper kahraman veya başrol olduğu bilim kurgu filmleri izlenmiyor, gişede yere çakılıyor.” Bu söylem, Supergirl, Catwoman, Elektra gibi filmlerin başarısızlığını örnek göstererek kadın başrollü filmlere dair genel bir yargıya varıyor. Oysa Wonder Woman’ın 822 milyon dolar, Captain Marvel’ın 1.13 milyar dolar hasılat yaptığı gerçeği bu yargıyı çürütüyor. Öyleyse asıl mesele, kadın kahramanların izlenmemesi değil. Kadın kahramanların, çoğu zaman kendi hikâyelerini anlatma fırsatı bulamamasıdır. Bu yazıda konuyu üç katmanda ele alacağım: felsefi zemin, sosyolojik yapı ve psikolojik direnç.
1. Felsefi Boyut: Güç Neden Erkek Bedenine Yazılmıştır?
Batı düşünce geleneği, yüzyıllar boyunca erkeği akılla, kadını duyguyla özdeşleştirmiştir. Akıl hükmeden, duygu hükmedilen olarak kurgulanmıştır. Bu ikilik, güç kavramının erkek bedenine yazılmasına yol açmıştır. Süper kahraman türü de bu felsefi mirasın üzerine kuruludur. Superman, Batman, Captain America bunların hepsi gücün, kontrolün ve iradenin erkek bedeninde vücut bulmuş halidir.
Kadın süper kahraman ise bu geleneğe meydan okumaktadır. O, gücün kadın bedeninde de var olabileceğini gösterir. Bu meydan okuma, binlerce yıllık bir düşünce sisteminin sorgulanmasıdır. Gücün cinsiyetsiz olabileceği ihtimali, ataerkil düzenin temel varsayımlarını sarsar. İşte bu yüzden kadın süper kahraman, bazı izleyicilerde varoluşsal bir rahatsızlık uyandırır.
Ayrıca Joseph Campbell’in “Kahramanın Yolculuğu” modeli, modern anlatının omurgasını oluşturur. Bu model, kahramanın evini terk edip dünyayı fethetmesi üzerine kuruludur. Oysa kadın deneyimi, içe dönük, ilişkisel ve dönüşümseldir. Kadın kahraman, dünyayı fethetmek yerine anlamak isteyebilir, düşmanı yok etmek yerine dönüştürmek isteyebilir. Ancak stüdyolar, kadın kahramanı erkek yolculuk kalıbına zorladığında karakter inandırıcılığını kaybeder. Supergirl’ün Superman’in kopyası olarak sunulması, Catwoman’ın cinselleştirilmiş bir yansımaya indirgenmesi, hep bu felsefi zorlamanın sonuçlarıdır. Kadın kahraman, kendi deneyimini yaşayamayınca boş bir kabuğa dönüşür. İzleyici de bu boşluğu hisseder ve filmle bağ kuramaz.
2. Sosyolojik Boyut: Erkek Egemen Anlatı Düzeninin Dayatması
Süper kahraman türü, 1930’ların sonunda Amerika’da, büyük buhranın gölgesinde doğmuştur. Bu türün hedef kitlesi, gazete bayilerinden çizgi roman alan erkek çocuklarıdır. Yayıncılar, erkek çocukların kendilerini güçlü bir erkekle özdeşleştirmek istediğini varsaymıştır. Bu varsayım, zamanla bir doğa kanunu gibi kabul edilmiştir. Kadın karakterler ya kaçırılan sevgili, ya sadık yardımcı, ya da baştan çıkarıcı düşman olarak varlık göstermiştir.
Bu endüstriyel strateji, sinemaya da taşınmıştır. Hollywood, uzun yıllar erkek yöneticilerin, erkek yönetmenlerin ve erkek senaristlerin egemenliğinde kalmıştır. Kadın başrollü bir süper kahraman filmi yapılacağı zaman bile filmi şekillendiren zihinler çoğunlukla erkektir. Bu durumun iki kritik sonucu olmuştur:
Birincisi, kadın kahramanların hikâyeleri erkek bakış açısıyla yazılmıştır. Erkek senaristler, kadın kahramanın ne hissedeceğini hayal etmek yerine, onu erkek kahraman kalıplarına oturtmaya çalışmıştır. Ortaya çıkan karakter, ne kadın ne erkek, derinlikten yoksun, klişelere hapsolmuş bir figürdür.
İkincisi, stüdyolar kadın başrollü filmlere erkek başrollü filmlere kıyasla daha az yatırım yapmıştır. Düşük bütçe, aceleye getirilmiş senaryo, deneyimsiz yönetmen ve zayıf pazarlamayla birlikte tüm bunlar filmin başarısız olma ihtimalini artırmıştır. Ve film başarısız olduğunda suç, kadın başrolde aranmıştır. Oysa suç, kadın başrolün varlığında değildir. O başrolü taşıyabilecek altyapının kurulamamış olmasındadır.
Buna bir de “temsil yükü” eklenmelidir. Kadın başrollü süper kahraman filmleri, genellikle tüm kadınları temsil etmek zorunda bırakılmıştır. Wonder Woman, bir süper kahraman filmi olmaktan öte “kadın süper kahraman filmi” olarak değerlendirilmiştir. Bu yük, beklentiyi devasa boyutlara çıkarmış ve eleştirileri sertleştirmiştir. Erkek başrollü bir film başarısız olduğunda kimse “erkek süper kahraman filmleri çakılıyor” sonucunu çıkarmaz. Çünkü ortada yüzlerce örnek vardır. Ama kadın başrollü filmlerde durum farklıdır. Örnek sayısı az olduğu için her başarısızlık, “kadın filmi olmuyor” yanılgısını beslemiştir.
3. Psikolojik Boyut: İzleyicinin Bilinçdışı Direnci
Sinema, en temel düzeyde bir özdeşleşme sanatıdır. İzleyici, perdedeki karakterin gözünden dünyayı görür ve onun gücünü kendi gücü gibi deneyimler. Süper kahraman türü, bu özdeşleşmeyi en yoğun şekilde kullanan türdür. Erkek izleyici, Superman’i izlerken kendini onun yerine koyar. Onun uçtuğunu hisseder, onun gücünü kendi bedeninde hayal eder.
Peki, erkek izleyici Supergirl’ü izlerken ne olur? Karakterle özdeşleşmek, onun bedenine girmek, onun kadınlığını deneyimlemek anlamına gelir. Bu, ataerkil bir toplumda yetişmiş erkek izleyici için tehdit edici olabilir. Çünkü erkeklik, kadınlığın reddi üzerine kuruludur. Erkek çocuk, “ağlama, kız gibi olma” sözleriyle büyütülmüştür. Dolayısıyla erkek izleyici, kadın bir süper kahramanla özdeşleşmekten kaçınabilir. Çünkü bu, kendi erkekliğini tehdit eden bir deneyimdir.
Psikolojide “doğrulama yanlılığı” olarak bilinen mekanizma da burada devreye girer. İzleyici, kadın başrollü bir filme giderken zaten “bu film muhtemelen kötü olacak” beklentisiyle gider. Bu beklenti, filmin algılanışını doğrudan etkiler. Küçük bir kusur, büyük bir başarısızlık olarak görülür. Ortalama bir sahne ise felaket olarak yorumlanır. Aynı kalitede bir erkek başrollü film, “yine de eğlenceliydi” diye hoş görülürken, kadın başrollü film “berbat” olarak damgalanır. Bu çifte standart, bilinçli bir kötü niyetten gelmez, bilinçdışı bir algısal bozulmadan kaynaklanır.
Ayrıca Laura Mulvey’in “erkek bakışı” kavramı bu noktada önem kazanır. Sinema, geleneksel olarak izleyiciyi erkek konumuna yerleştirir. Kadın karakter, bakışın nesnesi olarak sunulur. Kadın süper kahraman ise bu bakış rejimini altüst eder. O, bakılan, bakan, eyleyen ve karar veren bir öznedir. Bu, izleyicinin alışkın olduğu sinematik konforu bozar. Erkek izleyici kadını, bakışının nesnesi olarak konumlandırmak ister. Ama kadın süper kahraman bu konumlandırmaya direnir. Bu direniş, cinsiyetçilik değildir. Sinematik alışkanlıkların sarsılmasından kaynaklanan bir tedirginliktir.
Kadın Kahramanın Kendi Hikâyesini Anlatma Zamanı
Kadın süper kahraman filmlerinin başarısızlığı, kadın kahramanın varlığından değil, ona dayatılan erkek merkezli anlatı kalıplarından, pazarlama stratejilerinden, stüdyoların risk algısından ve izleyicinin bilinçdışı direncinden kaynaklanmaktadır.
Wonder Woman’ın başarısı, bu gerçeğin en güçlü kanıtıdır. Patty Jenkins, Diana’yı erkek süper kahraman kalıplarına sokmak yerine, onun kadınlığını, şefkatini ve gücünü bir bütün olarak sunmuştur. Ortaya çıkan karakter, hem kadın izleyicinin kendini bulduğu hem de erkek izleyicinin saygı duyduğu bir figür olmuştur.
Kadın süper kahraman filmleri izlenmiyor diyemeyiz ama onlara kendi hikâyelerini anlatma fırsatı verilmiyor diyebiliriz. Fırsat verildiğinde, gişe rekorları kırabiliyorlar. Sorun, hiçbir zaman kadın kahramanın varlığında olmadı. Asıl sorun ona dayatılan kalıplarda, bakış rejiminde ve bilinçdışı önyargılardaydı.
Kadın süper kahramanların gerçek potansiyeli, ancak kendi hikâyelerini, kendi bedenlerinde, kendi deneyimleriyle anlatabildiklerinde açığa çıkacaktır. Bu gerçekleştiğinde, “neden izlenmiyor” sorusu anlamını yitirecek. Çünkü izleyiciler, iyi anlatılmış bir hikâyenin cinsiyet tanımadığını görecektir.









Bir Cevap Yazın