Yüz yüze konuşmayı unuttuk. Göz göze gelmenin, aynı havayı soluyarak dertleşmenin, sessizlikte bile anlam aramanın yerini artık sadece küçük ekranlar ve sonsuz kaydırmalar aldı. Teknoloji, insanlığı dönüştüren en büyük kuvvetlerden biri oldu belki ama asıl mesele artık teknoloji de değil. Sorunun adı açık ve seçik: Sosyal medya.
Yaklaşık 4 aydır sosyal medya kullanmıyorum. Çok uzun bir süredir de tüm bu işlerden artık sıkıldım. Elimde olsa LinkedIn bile kullanmayacağım ama şu an için mecburum. Bu uzaklaşma bana birçok şeyi fark ettirdi. Özellikle de şunu: Artık insanlarla, hele ki arkadaşlarımızla, doğru düzgün sohbet edemiyoruz. Çünkü sohbetin yerini “bak bunu gördün mü?” veya “bak bu şunu yapmış.” cümleleri alıyor. Sosyal medyada bir hesap açıyorsunuz, arkadaşlarınızı ekliyorsunuz, birkaç giriş cümlesinden sonra hemen birisi bir şey gönderiyor: bir video, bir reels, bir meme (çevrimiçi olarak hızla yayılan resim, video vb.)… Ve işte o anda sohbet, o güzel iletişim ihtimali boğuluyor. Yerini, birbirine “gereksiz ve saçma” içerikler göndermenin döngüsüne bırakıyor.
Sosyal medya artık bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, dikkat dağınıklığı aracı haline geldi. Konuşmak yerine video gönderen, yüz yüze gelmek yerine ekran başında zaman öldüren insanlar olduk. Sohbet etmeyi bırakmak zorunda kaldım çünkü gereksiz muhabbetten bile daha gereksiz hâle geldi bu “paylaşım kültürü”. Eskisi gibi yüz yüze sohbet etmeyi özledim. Küçücük ekranların içine sıkışıp kalmaktansa, yüz yüze gelişen muhabbetlerin tadı hep bambaşkadır benim için.
Arkadaşlarım bile sırf bana video göndermek için Instagram gibi uygulamaları kullanmamı istiyorlar. Ama ben artık o ortamlardan oldukça uzağım. Girmeyi de düşünmüyorum açıkçası. Çünkü sıkılıyorum. Yabancı insanlardan, saçma sapan yorumlardan, bomboş kişiliklerden, algı operasyonu gibi haberlerden… Sosyal medyayı artık içi boş bir teneke gibi görüyorum. Parlatılmış ama boş. Bazı insanlar her ne kadar bunu doldurmaya çalışsalar da bu mecralar büyük ölçüde birer izdivaç yuvası, küfürlü içerik cehennemi, teşhircilik panayırı ve “ne idiği belirsiz” insanlarla dolu bir kaos ortamına dönüşmüş durumda.
Bu noktada Baudrillard’ın Simülasyon Kuramını hatırlamamak da imkânsız hâle geliyor. Ona göre modern dünyada gerçeklik yerini temsillere bırakır ve biz artık gerçek olanla değil, onun yerine geçmeye çalışan “simülakrlarla” yaşarız. Sosyal medya tam da bu: Gerçek sohbetlerin, gerçek dostlukların, gerçek hayatların yerine konmuş bir temsiller evreni. O kadar çok “paylaşım” yapıyoruz ki artık yaşamayı değil, sergilemeyi önemsiyoruz. Gördüğümüz her şeyin bir filtresi, her gülümsemenin bir amacı, her ifadenin bir sahnesi var. Ve bu sahnede, en çok dikkat çeken kazanıyor. Ama bu kazanç, insanlığımızdan ne götürüyor?
Son 4 aydır tüm bu curcunadan uzak durmak, ruhumu rahatlatan olaylar zincirine bir yenisini daha ekledi. İçim gerçekten hafifledi. Sessizliğin, ekran ışığı olmadan geçirilen zamanın, gerçek bir yüz ifadesinin değerini yeniden anladım.
Sonuç olarak şunu açıkça söylemeliyim ki, bu hayatta yüz yüze sohbetin yerini hiçbir şey alamıyor. Ne sosyal medya ne de teknoloji. Sohbet, sadece kelimelerin değil, beden dilinin, göz temasının, içten gelen bir tebessümün ve bazen uzun bir sessizliğin bile bir anlam taşıdığı bir eylemdir. Oysa sosyal medya, bizi yalnızca birbirimize yabancılaştırmakla kalmıyor, kendimize de yabancılaştırıyor. Baudrillard’ın dediği gibi; artık bir gerçeklik değil, bir yansımanın yansımasını yaşıyoruz. Bu yabancılaşmayı fark edip kendini geri çekmek ise, dijital çağda yapılan en büyük içsel devrimlerden biri olabilir.


Yorum bırakın