Son zamanlarda dikkatimi çeken bir durum var: İnsanlar durup dururken kendilerine ikinci, hatta üçüncü bir isim takıyor. Sanki doğarken verilen isim yetmemiş gibi, sonradan kendilerine sahte bir kimlik daha yaratıyorlar. Doğum adı Ali Kemal olan biri, bir bakıyorum “Mustafa Kemal” diye kendini tanıtmaya başlamış ya da adının yanına “Azra”, “Lara”, “Ülkü”, “Atlas”, “Can”, “Eymen” gibi isimler ekleyenler… Kimi zaman bu isimlerin hiçbir resmi karşılığı bile yok. Nüfus cüzdanında yazmaz ama kişi artık kendini öyle tanıtıyor. İnsan ister istemez soruyor: Nedir bu kendinden ve isminden memnun olmama hâli?

Ben bu tür şeyleri sanat camiasında anlayabiliyorum. Şairler, yazarlar, sanatçılar… Onların edebiyatta, sanatta bir mahlası olur. Eskiden Şeyhî, Fuzulî, Nesîmî, Seyrânî gibi divan ve halk edebiyatı şairlerinin mahlasları vardı. Cumhuriyet döneminde ise Hüseyin Rahmi Gürpınar “Kirpi” mahlasıyla yazılar yazardı, Yaşar Kemal’in asıl adı Kemal Sadık Gökçeli’ydi, Server Bedi mahlasıyla Peyami Safa yazardı. Sinema dünyasında Aytaç Arman’ın asıl adı Veysel İnce, Cüneyt Arkın’ın Fahrettin Cüreklibatur, Engin Çağlar’ın ise Çağlan Övet’ti. Bu insanlar ünlü olmadan önce isimlerini değiştirip bir imaj oluşturmuşlardı. Bir anlamı vardı. Bir amacı vardı.
Ama şimdi? Ünlü değil, yazar değil, sanatçı değil… Hiçbir üretimi olmayan insanlar bile kendilerine ikinci bir isim takıyor. Hatta sosyal medyada, “ben artık şu ismi kullanıyorum” diye duyurular yapılıyor. Altına da tanıdıkları “sana bu çok yakıştı” yazıyor. Ne güzel, herkes yeni adını kendi kendine seçiyor artık!
İnsan kendi ismini sevmeyebilir elbette. Herkesin çocukken “keşke adım bu olsaydı” dediği bir dönem olmuştur. Ama bu geçici bir hevestir. İsmin, seni sen yapan şeylerden sadece biridir. Üstelik o ismi sana annen, baban vermiş. O isimle büyümüşsün, o isimle sevilmişsin, o isimle çağrılmışsın. Şimdi kalkıp onu kenara atmak, yerine başka bir şey koymak… Bu, bir yabancılaşma değilse nedir?
Bir de işin tuhafı, insanlar bu ikinci isimleri öylesine benimseyip sahiplendiler ki, sanki yeni bir karakter yaratıyorlar. Başka biri gibi davranıyorlar. Yeni bir “ben” inşa ediyorlar ya da buna “alter ego” deyip psikolojide yer edinmeye çalışıyorlar. Sosyal medya profillerinde, mail adreslerinde, hatta yakın çevrelerinde bile bu isimlerle anılmak istiyorlar. O zaman insan düşünmeden edemiyor: Gerçekten yeni bir kimlik mi inşa ediyorsunuz, yoksa kendi kimliğinizden mi kaçıyorsunuz?

Christopher Comstock’ın “Marshmello”, Tijs Michiel Verwest, “Tiesto” ve Robbert van de Corput’nın “Hardwell” olarak sahne adı aldığı bu zamanlarda ben de DJ’lik yaparken sahne adı olarak “Bahlovic” ismini kullandım. Evet, bu bir mahlastı. Müzik üretiyordum, birçok proje vardı ortada. Ama sonra hayat normale dönünce yine kendi kimliğime, kendi adıma döndüm. Çünkü o sahne ismi benim bir parçam değildi, sadece geçici bir ifademdi. Ama şimdi görüyorum ki bazı insanlar gerçekten sahneye çıkmadan “rol yapma” hevesine kapılmış durumda.
İsim, sadece bir kelime değil. İnsanın geçmişini, ailesini, yaşanmışlıklarını, köklerini taşır. Elbette insan değişir, gelişir, dönüşür. Ama bu dönüşüm, ismini silerek değil, anlam katarak olmalı. Kendine isim takmak, kişisel bir tercih olabilir ama bu tercih, bazı durumlarda kendini inkâr etmeye kadar gidiyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Bu durumun psikolojik, kültürel ve sosyal birçok yönü olabilir ama ben sade bir vatandaş olarak şunu söylüyorum: Kendi adını benimsemek, kendinle barışmak demektir. Eğer bir şeylerden rahatsızsan, çözüm ikinci bir isimde değil, kendi iç dünyanda olmalı.


Yorum bırakın