Merak, Felsefe ve Soru Sormanın Psikolojisi: Çocukluktan Yetişkinliğe Bastırılan Sesler

Felsefenin başlangıcında merak vardır. İnsan, varoluşundan bu yana dünyayı anlamaya, olan biteni kavramaya çalışmış; “Neden?”, “Nasıl?” gibi sorularla düşünmenin temellerini atmıştır. Bu soruların kaynağı ise çocukluk döneminde ortaya çıkan saf, yönsüz ve doğal bir merak duygusudur. Bir çocuk, henüz konuşmayı yeni söktüğünde bile etrafındaki her şeyi anlamaya çalışır: “Bu ne?”, “Neden böyle?”, “Nasıl oluyor?” diye sorar durur. Aslında bu, çocuğun içindeki küçük filozofun sesidir. Felsefe çocuklukta başlar çünkü soru sormak düşünmeye, düşünmek ise anlamaya açılan bir kapıdır.

Ancak ne yazık ki birçok çocuk bu kapıyı aralayamadan kapalı bir dünyaya hapsolur. Çünkü çevresindeki yetişkinler, özellikle de anne babalar, bu soruları bir öğrenme fırsatı olarak görmek yerine bir baş ağrısı olarak algılar. Soran, sorgulayan çocuğa “Çok konuşma”, “Sus artık”, “Büyüklere soru sorulmaz” gibi sözler yöneltilir. Bu yaklaşım, çocuğun zihninde bir mesaj oluşturur: “Demek ki soru sormak yanlış bir şey.” Böylece çocuğun içinde soru sormaya dair bir utanma duygusu filizlenir. Bu duygu zamanla derinleşir, yerleşir ve çocuğun kişilik gelişimini etkiler.

Çocuklukta bastırılan bu merak ve sorular, zamanla içe kapanıklığa dönüşür. Bu çocuklar, büyüdükçe konuşmaktan çekinir hâle gelirler. Lise dönemine geldiklerinde derste akıllarına bir şey takılsa bile el kaldırmazlar. Çünkü ya yanlış bir şey söylerlerse ya arkadaşları gülerse ya öğretmeni küçümserse diye. İçeride yıllardır biriken o utanma duygusu, sözcüklerin boğazlarına düğümlenmesine neden olur. Böylece çocuk, doğru bildiğini bile paylaşmaktan vazgeçer. Herkese “sessiz, uslu, içine kapanık” görünen bu gençlerin çoğu, aslında yıllar önce konuşmaktan utandırılmış küçük çocukların büyümüş halidir.

Üniversite çağına geldiğinde ise bu gençler için yeni bir sayfa açılır. Kimi başka bir şehre okumaya gider, kimi ailesinden uzaklaşmak ister. Bu uzaklaşma, fiziksel bir mesafenin yanı sıra aynı zamanda duygusal bir kaçıştır da. Genç, bastırılmış kimliğini yeniden kurmaya çalışır. Ama çocuklukta içselleştirdiği kalıplar kolay kolay yıkılmaz. Amfide söz almakta zorlanır, kulüp toplantısında fikrini söyleyemez, hatta konferanslarda dinleyici olarak katıldığında bile sorusu olmasına rağmen mikrofonu istemeye cesaret edemez. Çünkü “ya saçma bir şey söylersem?” korkusu hâlâ içindedir.

Bu durum yalnızca öğrencilerle sınırlı değildir. Pek çok yetişkin de benzer bir çekingenlik yaşamaktadır. Konferanslarda, panellerde ya da seminerlerde katılımcılar soru-cevap kısmında susar. Herkesin aklında benzer bir düşünce vardır: “Acaba benim sorum saçma mı olur?”, “Ya insanlar gülerse?”, “Ya hoca ters cevap verirse?” Bu sorular kişinin kendi zihninde bastırdığı ve çocukluktan gelen utanma duygusunun yetişkinlikteki yansımalarıdır. Bu nedenle birçok birey, merak etse bile sormaktan vazgeçer. Yıllar geçse de o bastırılmış ses, bir türlü özgürce çıkamaz.

Tüm bu sebeplerle, anne babaların çocuklarına yaklaşımları büyük önem taşır. Bir çocuk soru sorduğunda ona sabırla, ilgiyle ve anlayışla yaklaşmak gerekir. “Bu ne biçim soru?” yerine “Güzel bir soru, birlikte bakalım” diyebilmek, çocuğun hem özgüvenini hem de düşünme becerisini geliştirir. Çocukların hata yapmasına izin verilmeli, yanlış cevap verdiklerinde cezalandırılmamalı; aksine bu cevaplar birer öğrenme fırsatı olarak görülmelidir. Ev içinde fikir alışverişine açık bir ortam oluşturulmalı, çocuklar soru sormaya, düşüncelerini ifade etmeye teşvik edilmelidir. O yüzden çocukların “Neden?” sorusuna verilecek en değerli cevap, onları susturmak değil, birlikte düşünmektir. Çünkü merakla başlayan yolculuk, soru sormayla anlam kazanır. Soru soran çocuklar, düşünen ve değiştiren bireyler hâline gelir. Böylece toplum bu bireylerle dönüşür. Ve ancak özgürce soran bir birey, kendi kimliğini kurabilir.


ATAKAN ULU sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın

Ben Atakan

Felsefe, sosyoloji ve eğitim gibi alanlarda düşünüyor, araştırıyor ve yazıyorum. Bu köşe hem kişisel sorgularımı hem de kaynaklı çalışmalarımı paylaşmak için var.

Gerçeğin yerini imajların aldığı bir çağda, düşünmek bir direniş biçimidir.

647 tıklama