Bir dizi düşünün; açtığınız ilk bölümünden itibaren sizi içine çekiyor, kahkahalarınızın arasında bir yerlerde sessizce gözlerinizi nemlendiriyor. Günlük hayatın sıradanlığından sizi koparıp kendi evrenine davet ediyor. İşte Friends tam da böyle bir dizi. On sezon boyunca karakterleriyle birlikte izleyenleri de büyüten; dostluk kavramını yeniden tanımlayan, ekran başında yalnız olduğunuzu unutturan bir başyapıt.
Diziyi izlerken fark ediyorsunuz ki bu altı kişi, sadece arkadaş değil. Onlar bir aile. Her biri kendi travmalarını, sevinçlerini, tuhaflıklarını, kırılganlıklarını açıkça yaşıyor ve yaşatıyor. Monica’nın kontrol manyaklığı, Ross’un bilim takıntısı ve kırık kalbi, Rachel’ın dönüşüm hikâyesi, Joey’nin saflığı ve samimiyeti, Phoebe’nin sıra dışı doğallığı… Ve elbette Chandler Bing.
Chandler Bing: Mizahın Ardına Saklanan Adam
Chandler karakteri, sadece dizinin komik adamı değil. O, iç dünyasını yersiz esprilere saklayan bir adam. Mizah, onun savunma mekanizması. Derinlerde sakladığı yalnızlık, çocukluk travmaları ve kendine dair taşıdığı güvensizlikler, yaptığı her espride bir başka şekilde kendini gösteriyor. Belki de bu yüzden, Chandler’ı izlerken kendi hayatımdan bir parça gördüm. O kadar tanıdıktı ki… Sanki senaryoyu ben yazmışım da Chandler’ı da ben canlandırmışım gibiydi.
Yer yer yersiz gelen şakalar, anlamsız zamanlamalarda yapılan espriler… Ama hepsi bir şekilde komikti. Çünkü içten, çünkü sahici. Çünkü Chandler, tıpkı çoğumuz gibi hissetmemek için gülmeyi seçmişti. Bu yüzden ona sadece güldürüsüyle değil, acısıyla da bağlandım. Belki de dizi boyunca en büyük dönüşüm yaşayan karakterlerden biri Chandler’dı. Kendisini değersiz hisseden bir adamın, sonunda gerçek bir aşka (Monica’ya) ve bir aileye kavuşma yolculuğuna tanıklık ettik.
Friends: Bitmeyen Bir Hikâye
Friends’i izlerken zaman zaman dizinin içinde yaşıyormuş gibi hissettim. Bölümleri ileri sarmadım, hızlandırmadım. Her anını içime çektim. Hiç bitmesin istedim. İlk defa bir diziyi bu kadar sindirerek, bu kadar duygusal bağ kurarak izledim. Final bölümü bittiğinde bir sessizlik oldu içimde. Sanki bir parçamı o Central Perk’te, Monica’nın mutfağında, Joey’nin dağınık dairesinde bırakmış gibi hissettim.
Ve sonra… Reunion bölümü. Yıllar sonra bir araya gelen oyuncuları izlemek, adeta eski bir fotoğraf albümünü karıştırmak gibiydi. Matthew Perry’yi, o gözlerinde biraz yorgunluk, biraz kırılganlıkla izlemek… Tüm ekibi onun hayattayken tekrar bir arada görmek, tarifsiz bir his bıraktı. Şimdi onu yitirmiş olmanın burukluğu içindeyim. Ama teselli, onun bıraktığı miras: Chandler Bing.
Vedalar Zordur, Ama Bazı Hikâyeler Hep Bizimle Kalır
Friends’i izlerken fark ettim ki bu karakterler yazılmış rollerin dışında insanın kendini parça parça bulduğu aynalar. Her birinde bir yönümü gördüm. Chandler’da sakladığım acıyı, Joey’de saf yanımı, Monica’da bastırdığım düzen tutkusunu, Rachel’da geç kalmış kararlarımı, Ross’ta ısrarla koruduğum sevgiyi, Phoebe’de ise her şeye rağmen kalbimi koruma çabamı…
Belki bu yüzden bu dizi bittiğinde, gerçekten bir parçamı orada bırakmış gibi hissettim.
Keşke daha önce izleseydim, yalnız hissettiğim anlarda Friends’e sığınırdım. Belki o zaman Chandler’ın esprileri daha da çok anlam ifade ederdi. Ama geç de olsa tanışmak büyük bir kazanç. Çünkü Friends sadece bir komedi dizisinden öte dostluğun, dayanışmanın, değişimin ve kabulün hikâyesi. Kendi ailenizi seçebileceğinizi gösteren bir pusula gibi.
Diziler, filmler, kitaplar… Bazen içimizde bir boşluğu doldurur, bazen fark etmediğimiz eksikliklerimizi su yüzüne çıkarır. Friends, izlediğim en özel işlerden biri oldu. Ve Chandler Bing, hiç tanımadığım ama çok iyi bildiğim biri gibi yer etti kalbimde. Bu dizi bitti ama bıraktığı iz silinmeyecek.
Matthew Perry’ye…
Gülüşlerinle büyüdük. Sessizliğinle anladık seni. Seni tanımak, seninle gülmek güzeldi. Şimdi bizler, gülümsemeye devam edeceğiz… senin o tuhaf ama sıcak esprilerinle.


Yorum bırakın